
Bi’ grup manyak düşünün; sahaflarda takılıp sürekli taşak muhabbeti yapan, okuyup yazan, yazıp okuyan, sokak çocukları, alt kültür bebeleri.
Aha işte, al sana “cemiyette pişiyorum”.
Tolga gitar çalıyordu, Ali de bas. “E bir şeyler eksik be abi!” dediler bi’ gün, “Hadi lan Cemiyette Pişiyorum diye bi’ grup kuralım! Bak isim de ‘hayat bir pantolondur’ un ( Tolga’nın fanzini), ilk sayısındaki ‘punk grubunun el kitabı- ders 1’ den geliyor. Güzel olur eğleniriz ahehahehaha.” dediler öbür gün – yok canım, yalan tabii. böyle bi’ şey olmadı. müthiş tahmin yeteğimi kullandım ben sadece-.
Tabii o dönem Beyoğlu’nda bi’ cover hevesi var, beste yapan grup yok. herkes ‘bi’ grubun bi’ şarkısının kendi tarzlarınca yorumlanması’ derdinde. Yaratmayıp işlemek gözde. Ama Cemiyet, hiç takmıyor bu durumu, mis gibi besteler yapıyor, her besteden sonra daha iyi bir tane, her çalışlarında daha iyi oturan bir tarzla.
bu yazının devamını oku… »
charlotte gainsbourg gibi aileden birilerinin izinden gitme durumu yok onun için. köken olarak oldukça çeşitli bir aileden geliyor hatta. flemenk-yahudi kökeni yanı sıra israil, hollanda ve en sonunda fransa’da yaşamış olan keren ann zeidel 1974 doğumlu. cat power kadar mırıltılı ve carla bruni kadar da aksanlı bir söylemi yok keren ann’in. yine karşılaştırabileceğimiz isimler arasında coralie clément sayılabilir fakat keren ann şarkılarında gitarla daha fazla haşır neşir olduğundan, yine de bir farklılık bariz. felsefe, psikoloji ve oşinografi (okyanus coğrafyası)üzerine almıştır. gitar, piyano ve klarnet çalabilmektedir.
Etiketler: keren ann
misal floydianlar vardır, radyokafalar falan, veyahut 30 yaşına gelip geçmiş olmasına rağmen hala sadece “metal” adı verilmiş bir müziği dinleyen, ama kral tv’de çalan oynak parçalardan hoşlandıklarını itiraf edemeyen dangalaklar. veya, henüz “bacak kadar velet” kıvamındayken büyüklerinden/çevresinden görüp de “abi ben 6 yaşımdan beri syd barrett’a baba diyorum” diyen parlak zeka örnekleri, diğer adıyla “yeni neslimiz”. patetiklikten öte bir kavram bu, çünkü fanatizm bu. müzikten aldıkları “zevki” fanatik oldukları için mi yoksa gerçekten hoşlandıkları için mi aldıklarını bilemez hale gelmiştir bu angutlar. sevdikleri grupları, figürleri, türleri arkalarına alıp geride kalanlara bok attıklarında git gide holiganlığa dönüşür bu fanatizm. o acaip sevdiğin gruplardan biri ülkene konsere geldiğinde meksika dalgası yapmaya kadar da gider. (ki geçtiğimiz günlerde ali sami yen’deki metallica konserinde binlerce insan meksika dalgası yaparak konser dinledi)
“müziği” mi yoksa “müziği yapan ismi mi-figürleri mi” sevdiğini bilemez halde olmayı önemsememek garip. gerçi, neden galatasarayı, fenerbahçeyi, beşiktaşı sevdiğimizi de bilemezsiniz değil mi? babanız/baba figürünüz bizle aynı takımı tuttuğu için olabilir mi sizce? anlamadığım bir konu var; ve o da şu: bir insanın müzik zevki ölene kadar nasıl değişmez? mümkün müdür bu? “ben 6 yaşımdan beri şu grubu dinliyorum” demek “benim zekam 6 yaşımdan beri zerre gelişmedi” demek değil midir bir yerde? büyüdükçe/yaşlandıkça değişmeyen tek şey inandığımız/bize öğretilen değerlerdir. mesela, “din” gibi, ki hani açık fikirli olduğunuz sürece onların da değişebilitesi vardır.
ben size söyleyim neden şu fanatiği olduğunuz grubu sevdiğinizi: zamanında yeni doğan bebeklerinin kulağına tuttuğu takımı fısıldayan babalar gibi, çok saygı duyduğunuz bi “yüce insan”, gölgelerin arkasından fırlayıp güneş gözlüklerini indirerek kulağınıza “her şey teknik, teknik teknik” demiştir. veya, küçükken ufacıkken bir film izlemiştir o minik gözleriniz, film o kadar etkilemiştir ki sizi, kendinizi karekterle özleşleştirmişsinizdir, bir de filmin sonunda çalan parça blonde redhead’e ait olmasın mı? olmadı mı? öyleyse tamamen bir “tip olma” ihtiyacı içinde olduğunuz tabir-i caiz ise aklınızın pelte gibi olduğu dönemlerinizde özendiğiniz abilerinizin/ablalarınızın “şucu, bucu, vesairci” insanlar olduğunu hatırlatayım. işte size müzik zevki! bu zevkin/tarzın dışına taşan her şeyden hazzetmeme etme sebebi.
tv’den bi şarkı duyunca, bir de hoşlarına gidince hemen mp3′ünü indiriverip grupla ilişiğini orada kesenlere saygı duyuyorum açıkcası. şarkıyı sevse de grubun bütün albümlerini, bütün b-side’larını, bütün single’larını, bugüne kadar çıkardıkları her şarkıyı, hatta stüdyoda şakalaşırken kaydettikleri osuruk sesini dinleme ihtiyacı hissetmediklerinden bu saygı. veya, devamlı “yeni grup arama” ihtiyacı içinde olanlar vardır hani, sürekli “yeni bir şeyler” dinleme ihtiyacı içinde olduklarından, bu güne kadar 12310923921 tane albüm dinlemiş olsalar da bir türlü yetinememeleri ne güzel aslında. açıkcası, fanatiklerden daha samimi buluyorum böylelerini ben, çünkü müziği “sevdikleri” için dinliyorlar, fanatik oldukları için değil. müziği yaşıyorlar. müziği tüketiyorlar.
“şimdi bu giriş niye?” diye soracaksınız. çünkü size “çöp grup” tanıtmak üzereyim, ve bu grubu neden seveceğinizi - sevmeyeceğinizi açıklama ihtiyacı içindeyim. yoksa pink floyd’a da, radiohead’e de, blonde redhead’e de saygım ve sevgim mevcut, yanlış anlaşılmasın.
Etiketler: blood red shoes, box of secrets, Laura-Mary Carter, Steven Ansell“sonunda!” diyerek başlamalı sanırım bu yazıya. çünkü türkiye sınırlarında yasemin mori albümü için dört dolaşmam ve aklıselim ekibi olarak “bu yazıyı ben yazacam! hayır ben yazacam!” şeklinde paylaşamamız -öeh cümlenin başı gitti- göz önünde bulundurunca güzel bir yazı yazmam gerektiği kafamda beliriyor durmadan. zira her an lynn “yazamadın işte! ben yazsaydım daha güzel yazardım!” dermiş gibi geliyor. neyse bu vesile ile ona da göz kırpıp, başlamalıyım yazıya.
yasemin mori, türkiye standartlarından farklı -aslında basit ve öz- klibi ve birilerine ufaktan ufaktan dokunan şarkısı “aslında bir konu var” ile bir değil pek çok konu olduğunu hatırlattı başta bize. norah jonesvari kıvır saçları vardı yasemori‘nin fakat sesi -melankolik optimist’in tam da dediği gibi- daha haşindi. albümden önce elimizde sadece kuzgun, aptal ve aslında bir konu var’dı. bu üç şarkıdan albümün genel havasını çıkarmaya çalışıyordum fakat hayvanlar’ı dinlediğimde beklediğimden fazlası geldi kulağıma. bunun için mutluyum.
Etiketler: hayvanlar, yasemin mori
merak etmeyin, müziği kategorize etmenin aslında ne kadar saçma olduğunun yeterince farkındayım. ancak siz bile, bir kitle tarafından post-rock adı verilmiş bir müzik-türü olduğu gerçeğini, bu düşünceye ne kadar “saçma” diyenlerden olsanız da, kabulleniyorsunuz, biliyorum. ben sanırım, müziği kategorize eden kitleye girebilirim. çünkü post-rock vakt-i zamanında bir hata yapıp başladığım bir uyuşturucudur sadece. belki de bu sebeple, kendimi junkie gibi hissetmemek için haftada belirli dozlarda almaya özen gösterdiğim bir uyuşturucudur. hayatımın tamamını kaplamaz, sadece ihtiyacım olduğunu hissettiğinde dinlerim. ve her ne kadar pazartesi akşamları sourberry‘de post-rock üzerine bir radyo programı yapıyor olsam da, post-rock üzerine duayen olduğumu söyleyemem. çünkü sadece ne bittiğinden haberdar olan bir müzik dinleyicisinden öte değilim, ne güzeldir, ne çirkindir, ne iyidir, ne kötüdür ayırt edebiliyorum, yani uyuşturucu iyi mi değil mi, söyleyebiliyorum, ama ötesi değil.
bu bilgimle bir post-rock grubuna inceleme yaparsam, yanlış benzetmeler yapabileceğimden, yanlış tespitler ile boğuşabileceğimden korktum hep. çünkü change of plans, kulağımla ilk buluştuğu andan itibaren “güzel ve iyi” olduklarının farkında olduğumdan mütevellit “inceleme yapsam mı, yapmasam mı?” diye diye yaklaşık 1 hafta düşündüğüm, “dream endless’ın limbo pillow‘ı gibi post-rock üzerine benden daha bilgili insanların blogları var iken, yazmak ne haddime?” dediğim bir grup oldu. çünkü, kendileri, ki isimlerini duyalı çok olmuyor aslında, kafabindünya, proudpilot, reverie falls on all ve benzerleri üzerine araştırma yaparken (uyuşturucu ararken) bulduğum gruplardan belki de en iyisi. saf esrar misali.
Etiketler: Ambient, arda ertem, batu sayıcı, berkan tunçludemir, change of plans, ege kanar, noisekate nash‘e dair en eski hatıram [öeh] 2oo6 senesine ait olmakta. lily allen daha yeni yeni ortaya çıkıyor, elbiselerden kopamayan, kaküllü, ağzı bozuk fakat yine de sevilen bir kız çucuğu olarak “smile” şarkısıyla ortalıkta myspace’in kazandırdığı bir ünlü olarak dolanıyordu. “myspace ne ola ki?!” deyip profili inceleyenler kısa sürede lily allen’ın arkadaşı kate nash’den de haberdar oldular. [hala eskisi kadar iyi arkadaşlar mı bilmiyorum. olmadıkları hakkında ilginç düşüncelerim var.] vakit 2oo7 senesi idi ve o zamanlara dair ilk şarkısı caroline’s a victim olup, myspace profilinden indirilebiliyordu ve şimdiki zamandaki kate nash şarkılarına nazaran daha elektronik diyebileceğimiz türdendi. ardından merry happy şarkısını profiline koydu kate nash. merry happy, caroline’s a victim şarkısına göre daha piyanoyla haşır neşir bir parça ve diğer kate nash şarkılarının da özeti aslında. çünkü bundan sonra duyduğumuz çoğu kate nash şarkısı piyano notaları üzerinde bir gezinti tadı bırakacak.
Etiketler:

Black Kids, artık “gereğinden fazla” bulaşıcı olmaya başlayan ilk single’ları “I’m not gonna teach your boyfriend how to dance with you” ile tanıştığım 5 veledin kendilerine taktıkları isim olmakta. zati, geçtiğimiz aylardan beri aslen Florida’lı olmalarına rağmen, yavru vatan İngiltere’de piyasaya sürdükleri, anında dillere pelesenk olmuş single’ları ve haliyle varlığı iyice farkedilen, bir prodüktör eli değmemesine rağmen “oha” dedirtebilecek EP’leri ile oradan buradan gözümüze gözümüze yeterince sokuluyordu kendileri.
teferruatlı bilgi aramaya lüzum yok, ben şahsen aradım, bulduklarım şunlar oldu: ikiye bölünmüş herkesler. bir yandan “bu canavarları durdurmalıyız artık” diyerek kendini paralayan “ehehe aslında bok gibiler, güzel bi pazarlama stratejisi sadece, yıl sonuna kadar unutulacaklar” türü propagandalar ile “can çekiştiklerini” hiç çekinmeden yüzümüze yüzümüze vuran, artık sürü psikolojisini de aşmış, “popüler olan kötüdür” felsefesini bellemiş blog yazarları, diğer yandan ise “farklı/eski olan iyidir” düşüncesi ile yaşayan, “the cure ve arcade fire’ın karışımı” türü yerli yersiz etiketler üretmiş eleştirmenler (ne eleştirmeni yahu? pitchfork pitchfork, ahahaha) ve kulak zevki olmadığından 3-5 site belleyip buralarda hakkında yazı çıkan her grubu anında dinlemeye başlayan sadık (sapık?) takipçiler.
ah, bir de kulağım var tabi. sanırım kulağımı hepsinden daha çok seviyorum. hem kepçedir kendisi, hahaha, ne alaka yahu, neyse.
Etiketler: bernard butler, black kids, partie traumatic, suede
Suede brit-pop camiasının en anlaşılamamış gruplarından biriydi.Bunların birkaç sebebi vardı.bunlardan ilki dönemdaşları olan pulp veya blur gibi ingiliz işçi sınıfının hayatını anlatmak yerine aşk ve aşk acısı gibi temaları işlemeleriydi.hatta nme tarafından zamanında “anlatacak bir şeyi olmayan üç grup” arasına girmişti ama nme’i kim sallar ki, onlar oldukça şey anlattılar başkaları anlamasa da…ikinci sebep ise brett anderson’ın derdini açıkça anlatmak yerine şarkılarını kendi imgeler dünyasında yaratmasıydı.bu nedenlerden dolayı küçük -ama sadık- bir hayran kitlesi edindiler.
Sonra olanlar oldu, Suede dağıldı.Herkes kendi yoluna gidiyor derken Brett Anderson ile eski dost Bernard Butler buluştu.The Tears çıktı ortaya ama eski günleri yadetmekten öteye gitmedi bu proje.2006′nın sonlarına doğru Pleasure olarak bilinen Fred Ball’un “Pleasure 2” albümünden Back To You’suna katkıda bulunur.
2007′de ise sessiz sedasız bir şekilde kendi adını taşıyan ilk albümünü yayınlar.Bu albümde Brett Anderson, Suede zamanlarında sahip olduğu renkli ve “glamorous” imajını, imgeler dolu şarkılarını rafa kaldırmış, “hiç eşcinsel ilişki yaşamamış bir biseksüelim” lafını cümle aleme duyurduğu günlerden uzaklaşmış.ilk single olan Love is Dead ise günümüz insanını yerden yere vuran cinsten. “plastic people with imaginary smiles” sözleri insan ilişkilerinin artık ne kadar samimiyetsiz ve yapmacık olduğunu gözler önüne seriyor adeta.
Etiketler: bernard butler, brett anderson, fred ball, suede, the tears, wilderness
the cure’un en kıymeti bilinmedik albümüdür.çoğu hayranın “olm the top’tan bile kötü bu albüm” muhabbetlerine kurban gitse de the top’a, three imaginary boys’a ve the cure’un son albümüne 10 hatta 100 basar benim gözümde.
robert smith’in “benim kafam güzeldi, şarkılar bir halta benzememiş, dinlemeyin ya allasen” tarzı laflarının da hayranları etkilediğinden hep kayıp bir bir albüm oldu.japanese whispers zaten albüm mantığıyla hazırlanmamıştır, pornography sonrası çıkmış single’ları toplamak amaçlı yayınlanmıştır.bu yüzden şarkıların birbirinden kopuk bir havası vardır.lament ve the lovecats’i arka arkaya dinleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız sanırım.
pornography sonrası dağılmanın eşiğine gelen the cure, plak şirketi tarafından single yayınlaması konusunda hep baskı görüyor.robert smith çeşitli bestelerini götürse de çok karamsar olduklarından dolayı hep geri çevriliyor çünkü o aralar new wave başını almış gitmiş, synth pop prim yapıyor sadece.robert smith ise şarkılarını yeniden elden geçiriyor ve bu üç single’ın ilki let’s go to bed yayınlanıyor.ama bu single’ı benim için önemli kılan şey b-side’ı just one kiss.bir pornography şarkısı kadar karanlık atmosferiyle ve mükemmel sözleriyle the cure’un bilinmedik en güzel şarkıları arasına karışmıştır.
Etiketler: japanese whispers, robert smith, the cure- Yer Altından Bel Altına: Cemiyette Pişiyorum
- tabi ki chanson française: keren ann
- deniz kenarı sıktı mı ne: blood red shoes - box of secrets (2008)
- aslinda pek cok konu var: yasemin mori
- Bizden Hiç Farklı Değil: Change of Plans
- ingiliz aksanı+çiçek+böcek+limon=kate nash
- Raks Etme Zamanıdır: Black Kids - Partie Traumatic (2008)
- Hüzün ile Melankoli Havada: Brett Anderson
- Kayıp Albümlerden: Japanese Whispers
- binboamania’08
- aklıselimselim (başlık bulamadım)
- neden?.. neden?..: No Age - Nouns (2008)
- son melodi hiç susmuyor, kal bu gece, yakıyor: mira - eve dönmeliyim
- Alex Turner’ın Yeni Arayışları: The Last Shadow Puppets
- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim





(4 oy verilmiş, ortalama: 5/4.5)

