heyhat, bir “hayat” daha gelip geçti şu ömürden farkında olmadan, ben de geri döndüm biricik aklıselim’ime.
birkaç vezice edeceğim izninizle,
yazar sayfaları ekledim köşeye. last.fm adresimizi, bloglarımızı, şuyumuzu buyumuzu bulabileceğiniz sayfalar bunlar. kafamızda v maskeleri ile anonim rumuzlar ardına saklanıp, boş vakitlerimizde göbeklerimizi kaşırken soulseek’den albüm çekip, ilkokul türkçesiyle felsefe yaparken otuzumuz çıkınca bira içmeyi planlayan insanlar değiliz yani. buyrun gelin, tanışalım, kaynaşalım, bunlar güzel şeyler.
gerçi ben bu yazıyı yazarken sadece benim sayfam doluydu, diğerlerini de ilgili yazarlar vakti gelince doldururlar sanıyorum.
yine diyorum, hep diyeceğim, yazar olmak istiyorsanız akliselim@akliselim.org adresine bir mail atabilirsiniz, olmadı bana last.fm üzerinden ulaşabilirsiniz. zira sizi aramızda görmek istiyoruz! -ahaha-
forum açma fikrinden vazgeçtim, ama o anket orada bir süre daha kalabilir.
feed’imizde bir sorun varmış, onu da hallettik, artık karakter sorunu yaşamazsınız.
ve son olarak, umuyorum ki, aklıselim şu hazır içime şevk gelen günlerde kendini ilk günlerindeki gibi doldurmaya başlar.
son.
Etiketler:
No Age’den haberdar iseniz, the smell’den az çok haberiniz vardır, veya en azından adını duymuşsunuzdur. Yine de, hiçbir şeyden haberi olmayan bir okuyucu kitlesine sahip olduğumu düşündüğümden, albüm incelemesi yapmadan önce, the smell‘in ne olduğundan az çok bahsedeyim. ha derseniz “zaten biliyoruz, sen de bizi iyice aptal ettin” o zaman önünüzdeki paragrafı atlayın bir zahmet.
the smell, henüz “the next big thing” arayan müzik şirketlerinin hedefi haline gelmeden önce, artık “punk müzik” ile özdeşleşmiş diyebileceğimiz california’nın ortasında, los angeles ismiyle anılan sığır çiftliğinin şehir merkezinde, 1998 yılından beri var olan bir konser mekanı ve sanat galerisi. açıldığından beri “yeraltı” sıfatını üstünden atamamış, genel olarak “avant-garde” olarak nitelendirebileceğimiz müzik türlerini icra eden grupların yuvası olmuş, yaş sınırı olmadan, bütün konserleri 5$ gibi bir ücrete izleyebileceğiniz, nezih bir tükkan.
no age, 2005 yılında kurulduğundan 2007 yılında the smell’in adını duyurmasıyla sub pop tarafından keşfedilene kadar bu mekanın ana grubuydu.
2008 yılında çıkarttıkları albümleri nouns ile pitchfork media ve türevleri tarafından “deneysel” denerek gözümüze gözümüze sokulsa da, grubun ilk senelerinde çevredeki indie label’lardan çıkarttıkları, sonic youth’un ilk senelerini andıran, my bloody valentine soslu, güzel mi güzel, delici mi delici plaklarındaki o saf, o masum “noise rock” havasından uzaklaşmış bir şey bu grup, bu albüm.
Etiketler: no age, nouns, the smell
geçenlerde, kendisinin şehir dışında olmasından mütevellit, bir arkadaş için bir dergi arıyordum. hatta günlerdir arıyoruz. neyse, işte yine dergi aradığım günlerden birinde, tam içinde bulunduğum ve günaşırı “karakalem geldi mi acbağ?” diye sormaktan sıkıldığım kitapçıyı terk edecektim ki, geçen gün o bahsi geçen arkadaş ile yine aynı kitapçıda dergi sorma vesilesi ile bulunurken gözüme ilişmiş olan nick cave’in “dig, lazarus, dig” albümünü hala almadığımı fark ettim. mağazanın cd/film vesair satan bölümüne doğru ilerlemeye başladım. karşı raftan bana cıstak cıstak göz kırpan kırmızı makyajlı nick cave’e tam el atacakken, bir albüm ilişti gözüme uzaklardan. ama gel beni al dercesine fısıldıyordu sanki bana. hatta, bu bir retro romantik komedi senaryosu olsaydı albüm parlıyor olurdu sanıyorum. alıp da sevdiceğe versem, hayat bayram olsa filan. veyahut albümdeki bir şarkı bir an hayatımı değiştirse, yağmur altında gecenin 3:43′ünde ayrıldığım sevdiceğin kapısına koştursam, yumruklasam, kapıyı açsa, birden üstüme atlasa. filan. tabii ben bu düşüncelere dalmış iken, nick cave yalan oldu. albümü de önüne arkasına bile bakmadan alıverdim hemen.
kapaktaki erkek kişiyi ki tan tuncağ olur kendisi “bi yerden gözüm ısırıyor” diyerekten izlerken, bir yandan da internette az biraz bakınıyordum grup hakkında. şaşırdım. ekşi sözlük’de bile neredeyse hiçbir şey yok. inanamadım gözlerime, hala şaşkınım. bir şeyler yazmak gerekiyormuş artık.
şimdi, bana çok “eleştirel” diyorlar biliyor musunuz? her şeyi eleştiriyormuşum, hiçbir şeye değer vermiyormuşum. falan fistan. alın o vakit, işte “blonde redhead tınıları alıyorum, çok beğendim”, veya “70′lerden kalma synth sesleri olmasa daha iyi olurdu, prodüktörlerimiz bile bıktı, tan tuncağ bıkamamış” falan demeyeceğim bu yazı boyunca. susacağım. ama şunu demeliyim ki, bu albüm bu blogu okumaya tenezzül eden kitle arasında bulunan indie kidlere ağır, türk pop dinleyicisine anlamsız, cazcı dantellere çıtır çerez gelecektir. örnekler arttırılabilir. kesinlikle “zamanının ötesinde” bir albüm. tenezzül etmek, etmemek sizin bileceğiniz iş.
“bulutlar yere iner de beni kör ederse, kaybolup gidersem… off, ben artık eve dönmeliyim. eve… “sırtımızda” değil miydi “ev” dediğimiz?”
Etiketler:![]()
Arctic Monkeys, 2000′li yılların Next Big Thing furyasının kaymağını en çok yiyen gruplarından biriydi -ki hala da öyle- İlk albümleri olan Whatever People Say I Am, That’s What I’m Not çıktığında “vay be, 17′lik çocukların yaptılarına bak” lafları eksik olmadı çoğu insanın ağzından.Almadıkları ödül kalmadı, Brit’ler Mercury’ler ve daha bir sürüsü.Daha ilk albümü dinlerken ikinci albümleri Favourite Worst Nightmare çıktı.Bu albümle beraber büyüdüklerini göstermek için o kadar kasmışlar ki, albümü dinlerken anlıyordunuz “üstümüzdeki 17′lik çocuk izlenimini atalım” atmosferini.Grup olarak genellememek lazım, aslında tek kasan Alex Turner’dı.
Şimdiyse Alex Turner yepyeni bir proje ile karşımızda.The Rascals’ın Miles Kane’i ile The Last Shadow Puppets’ı kuran Turner yeni arayışlar içerisine girmiş gibi gözüküyor.Peki başarılı olmuş mu? Kesinlikle.Bu ortaklığın temeli ise kane’in grubunun arctic monkeys ile turlamasıyla atılıyor ve Kane’in Arctic Monkeys’in ikinci albümünün yapımında katkıda bulunmasıyla iyice pekişiyor dostlukları.Bir gün ise albüm yapmaya karar veriyorlar ve bu albüm elimize geçiyor.
albüme gelecek olursak buram buram retro kokusu alıyorum şarkılarda.zaten albümü yaparlarken scott walker’dan ve david Bowie’den bolca etkilendiklerini, 60′ları geri getireceklerini ima eden cinsten laflar söylemişlerdi ama ben bu kadar beklemiyordum.sanki karşımda indie rock şarkıları söyleyen bir scott walker var.
Etiketler: alex turner, arctic monkeys, miles kane, the age of understatement, the last shadow puppets
evet! someone still loves you boris yeltsin, uzun bir aradan sonra haklarında bişeyler karalamak istediğim yegane grup olma şerefine erişmiş bulunmakta.
gerçi aslında daha önce indie-pop üzerine daha derin bir şeyler karalamak veya the shins üzerine yazmak gerekirken bu şeker elemanlar üzerine yazdığımı bilmiyorum. eksik kalacak sanki bir şeyler de, neyse diyip geçiyorum tarihlerine.
bir varmış, bir yokmuş. sıcak bir mevsim gecesinde “Someone Still Loves You Boris Yeltsin”, -hatta şu andan itibaren kısaca “sslyby”- uzun bir zaman üzerinde uğraşarak evlerinde kaydettikleri demolarını bir internet sitesine koymaya karar vermiş. günler geçmiş, haftalar geçmiş, ve bir gün, blog perileri bu demoları görüp “aaaaaaaaarika!” diyedursun, ak sakallı SPIN-dalf sslyby hakkında birşeyler karalayıp “yeni shins olabilirler” demesin mi? eyvah eyvah!
1999 senesinde Will Knauer ve Philip Dickey adlı iki fırlamanın bir projesi olarak başlayan sslyby’nin her tarafından bi sevimlilik, bi samimiyetlik akıyor ama aslında böyle olduklarını kanıtlamak için kelime kelime kendimi kasmama hiç lüzum yok. isimlerini nasıl bulduklarına dair gayet “gerçek” hikayelerini kendi ağızlarından dinlemek yetiyor aslında.
Etiketler: broom, pershing, Someone Still Loves You Boris Yeltsin, sslyby
Dergi sayfalarının ortasında, ağzı beş karış açık, poposunda bir karış etekle eline telefon almış gepegenç bir kızcağız ve etrafında üç tane şaşkın ördek yavrusu erkek görüyorum. Yeni albüm mü çıkarmışlar ne, bişeyler yazıyor işte. Yazıyı okumadan şarkıları işaretliyorum -nedendir bilmem- , başlıyorum sırayla dinlemeye. “Bitches Leave” di dinlediğim ilki. Şarkı ilk saniyesinden bir uyarıyor seni, siren misali. Her dinlediğimde – ki en çok dinlediğim şarkılarıdır – radar geliyor aklıma nedense. Hooopp uçuyoruz, duruyoruz, korkuyoruz! Bi’ yandan eğleniyoruz tabi, bi’ yandan da ayağımızı denk alıyoruz. Kızlar kavga ediyor şarkıda, vay çirkefler diyoruz falan.
Ondan sonra sırasıyla tüm albümü dinliyorum ve sonuçta en çok korktuğum şeylerden biri başıma geliyor, günlerce aynı gruba takılıp kalıyorum.
Solist ile Karen O’nun ( Yeah Yeah Yeahs ) arasında benzerlikler var, evet. Gerek ses olsun, gerek hareketler.. Ama bu rahatsız edici bir benzerlik değil, dinlediğinizde “ahanda Yeah Yeah Yeahs’tan özenti bunlar” demiyorsunuz.
Harcore gürültüleri de tırmalamıyor kulağınızı, radar hissine devam edebiliyorsunuz yani. Aynı korku, aynı tehlike. Ama tabi aynı eğlence!
Etiketler: be your own pet, get awkwardManchester’ın içinden çıkardığı insanlarla, gruplarla ve yarattığı müzik tarzlarıyla müzik dünyasına katkısı büyük oldu.İnsanlara “Manchester’dan ne çıksa dinlerim” dedirtecek derecede de bir kaliteye sahip gruplar çıkartıyor içinden.Peki bana senin için Manchester’ın anlamı nedir diye sorsalar ben The Smiths -takiben de Morrissey- derim.The Smiths bir tek benim küçük dünyamı etkilemekle kalmamış kendisinden sonra gelen Suede, The Verve, Stone Roses gibi grupları ve günümüzden The Organ, Brand New, The Libertines gibi grupları etkilemekte ve nicelerini etkileyecek belki de.
Johnny Marr’ın bir gün Morrissey’e “hadi bir grup kuralım” demesiyle başlıyor herşey.Johnny Marr arkadaşı Andy Rourke’a “Morrissey vokali aldı, ben de gitarı, sana da basıvercez” dedi.Bir seçmeden sonra da davulcu Mike Joyce alınıyor ve dörtlü tamamlanıyor artık.
The Smiths diyorlar kendilerine.Evet, Smiths çok sıradan bir isim zaten morrissey de öyle new romantic’ler gibi cafcaflı isimlerinin olmasını istemediğinden bu ismi koymuş.Müzikleri ise isimlerinin sıradanlığıyla ters orantılı, bir o kadar benzersiz.Morrissey’in ruhumuzun derinliklerine işleyen lirikleri ile Johnny Marr’ın ustaca konuşturduğu gitarı bazen kelimelerimizin anlatmaya yetersiz kaldığı şeyleri anlattılar.Ne bileyim, hangi insan platonik aşkının ona karşı bir duygu beslemediğini duyup I Know It’s Over’a sarılmamıştır…
İlk single’ları “Hand in Glove” 1983 yılında yayınlanır.Bu single liste başarısı sağlamasa da John Peel’in dikkatini çeker.Bunun ardından gelen “What Difference Does It Make?” ve “This Charming Man” single’ları da tıpkı Hand in Glove kadar olmasa da başarısız olurlar ama The Smiths kendisine küçük bir hayran kitlesi edinir.
Kendi adlarını taşıyan debut albümleri ise 1984′te yayınlanır.Bu albümde Morrissey, her konuya değinmiştir; aşk acılarından, pedofiliden ve çocukluğunda onu çok etkileyen Moore cinayetlerini.Bu cinayetler hakkında yazılan “Suffer Little Children” zamanında grubun başını çok ağrıtmıştır çünkü kurbanlardan birinin akrabası bu şarkı yüzünden gruba dava açmıştır.
Albümün yayınlanmasından kısa bir süre sonra Morrissey’in idolü olan Sandie Shaw, Hand in Glove’u ve This Charming Man’in b-side’ı olan Jeane’i yeniden yorumlar.Aynı sene içerisinde Sandie Shaw etkileşimli “Heaven Knows I’m Miserable Now”, bir Smiths klasiği olan “How Is Soon Now?”ı ve onun b-side’ı “William, It Was Really Nothing” gibi şarkıları içinde bulunduran “Hatful of Hollow” adlı toplama albüm yayınlanır. bu yazının devamını oku… »
Etiketler: johnny marr, meat is murder, morrissey, the queen is dead, the smithsbrandon sağolsun, geç de olsa bu gruba ve şarkılarına rastladım. aslında geç bile kalmışım, çünkü grup 2oo4 itibariyle dağılmış. bu şahısların, denali ismi altında müzik hayatları yaklaşık 4 sene sürmüş. nasıl başladığına gelince..

müziği seven bir hanım kız, abisini de kandırır. bir grup kurmuş olurlar. burada hanım kız diye bahsettiğimiz kişi maura davis, abisi ise keeley davis oluyor. grubun diğer üyeleri jonathan fuller ve cam dinunzio.. hikayeye devam edecek olursak; hanım kızın üzerinde çalıştığı birkaç şarkısı vardır. grup bu şarkıların üzerine düşer. 2oo1 senesinde 5 şarkılık bir demo hazırlarlar. aynı senenin sonunda albüm için bir şirketle de anlaşırlar.
2oo2 senesinde grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri “denali” yayınlanır.
2003 senesinde ise ikinci albümleri “the instinct” yayınlanır. bir karşılaştırmaya gidilecek olursa, şahsım ikinci -ve de son- albümlerini daha bir sevdi.
grup dağılınca, solist maura davis 2oo4 yılında “ambulette” adında yeni bir grup kurdu. keeley davis ise “engine down” adlı grubu kurdu.
yazımda pek bir sevdiğim “the instinct” albümünü inceleceğiz efem.
albümün traclist’i şu şekilde oluyor:
1- hold your breathe
2- surface
3- run through
4- the instinct
5- do something
6- real heat
7- nullaby
8- normal days
9- welcome
albümün genel havasında naif bir söylem hissediliyor. run through, welcome ve nullaby gibi istisnai şarkılar dışında süründüren/sürdüren şarkı yok pek. hatta nullaby, “n” değil de “l” ile yazılsaymış tam bir “ninni”ye dönüşebilirmiş. welcome şarkısında sarah blaskovari bir vokale rastlasak da bunun genellemesini yapmak çok yanlış. çünkü diğer şarkılarda yükselip alçalan vokali bariz görüyoruz.
tadımlık olarak grubun iki şarkısını şöyle buyrun:
http://rapidshare.com/files/109809803/01-denali-hold_your_breath-fnt.mp3.html
http://rapidshare.com/files/109808979/04-denali-the_instinct-fnt.mp3.htm
grubun iki albümüne buradan ulaşabilirsiniz.
hamiş: başlıktaki tabiri ekşi sözlük’den aşırmış olup, kelimenin mealinde bir yanlışlık varsa şahsımı sorumlu tutmayacağımdır.
Etiketler: denali, the instinct
Manchester Orchestra, ki isimleri sizi yanıltmasın, ne bir “orkestra”lar, ne de “Manchester” ile alakaları var, tam anlamıyla yoktan var olmuş, muhteşem albümlerini tanıtmak için neredeyse hiç bir promosyon yapmamış, indie rock denebilecek bir müzik icra etmelerine rağmen “indie” çevrelerinde neredeyse isimleri bile bilinmeyen, tabiri caiz ise “kendi halinde” bir takım elemandan oluşan bir güruh. Tesadüfen tanıdım ben de kendilerini, çünkü şu anda pek saygı gördükleri absolutepunk gibi forumlarda isimleri geçiyorsa, sebebi Brand New ile konser verme şansını yakalamaları. Yoksa belki de, aynen ilk albümlerine yaptıkları gibi, ikinci albümleri ile mezara gireceklerdi.
“Kimdir, nedir?” derseniz eğer, şöyle diyeyim ki, Manchester beldemiz ile pek alakaları yok bu grubun, aslen Atlanta’dan bi grup. Andy Hull isimli eleman var ki çoğu müzisyen ile paralel aslında hayatı, henüz vücudunu keşfetmemişken bir gitar veriyorlar eline, büyüyüp liseye geldiğinde Manchester Orchestra’nın temellerini atıyor kendisi.
İsimlerini buluşları ise pek şahane, grubun sakallı tavernacısı Andy, henüz 17 yaşındayken gitaristlik yaptığı “East on Autry” isimli grup dağılmaya karar verince çok üzülüyor ve “en iyisi kendi grubumu kendi başıma kurayım, diğer gruplardan adam toplar orkestra gibi arkamda çaldırırım böyle” diyor kendi kendine, bir Conor Oberst kompleksi görüyoruz yani kendisinde. ismin Manchester kısmına ise daha çok saygı duymam, Andy’nin tam anlamıyla Elliott Smith, The Cure, The Smiths gibi gruplarla büyümesinden mütevellit grup isminin onları hatırlatmasını istemesi. Morissey de Manchester’lıdır, ve bundan gurur duyar zaten.
Etiketler: andy hull, i'm like a virgin losing a child, manchester, orchestra, where have you been
Shoegaze hiçbir zaman kitlelere hitap eden bir müzik türü olmadı, britpop gibi ne İngiltere’nin işçi sınıfının hayatına değindi ne de grunge gibi “kayıp jenerasyon”un müziği oldu.Konserlerde seyircinin yüzüne bile bakamayacak kadar utangaç insanların yer yer hayal dünyalarını ve çoğu zaman da aşklarını anlattıkları şarkılarını ses duvarlarıyla süslediler, gerçeküstü atmosferler yarattılar.Kimse anlamadı onları, ama gerilerinde kaliteli gruplar ve kült albümler bıraktılar.Bunlardan biri de -hatta kanımca en iyisi- Slowdive.
Herşey Reading’li iki arkadaş olan Neil Halstead ve Rachel Goswell’in The Smiths, My Bloody Valentine, Jesus and Mary Chain ve Cocteau Twins gibi gruplardan etkilenerek 1989 yılında bir grup kurmasıyla başlıyor.Yanlarına Christian Savill’i ve basçı Nick Chaplin’i alıyorlar ve Slowdive’ı kuruyorlar.Birkaç bateristdeğişikliğinden sonra Simon Scott’ı alıyorlar gruba.Kendi adlarını taşıyan ilk ep’lerini 90 yılında çıkartıyorlar.91 yılnda Morningrise ve Holding Our Breath ep’leri ardarda yayınlanır -ki bunlarda debut albümlerinin temelini oluşturacak şarkılar bulunmaktaydı.Bunun dışında sevdikleri sanatçılardan olan, saykodelik kişilik Syd Barrett’in Golden Hair şarkısını coverlar grup.Aynı senenin eylülünde ilk albümleri Just For a Day’i çıkartırlar.Sonra çıkartacakları albümler kadar güzel olmasa da bu albüm, Catch The Breeze, Ballad of Sister Sue ve Waves gibi şarkılar kalbimizi fethetmeye yetiyor da artıyor. bu yazının devamını oku… »
Etiketler: neil halstead, rachel goswell, shoegaze, slowdive- aklıselimselim (başlık bulamadım)
- neden?.. neden?..: No Age - Nouns (2008)
- son melodi hiç susmuyor, kal bu gece, yakıyor: mira - eve dönmeliyim
- Alex Turner’ın Yeni Arayışları: The Last Shadow Puppets
- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim










(2 oy verilmiş, ortalama: 5/4.5)